10 Şubat 2018 Cumartesi

DENEY


            Ben denek 2983345. Size deney sürecimi ve hayata dönüşümün serüvenini anlatacağım.
            
Başlangıç.
            Soğuk ve sisli bir Kasım gecesi, arkadaşlarımla oturduğumuz kafeden çıkmış, birer ikişer evlere dağılıyorduk. Evime varmak üzereyken nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde saldırıya uğradım ve kendimi Deney’e katılmış olarak buldum.


I.
İlk gün kendimi parlak beyaz bir ışık altında; geniş, bembeyaz bir odada çırılçıplak yatarken buldum. Önce öldüğümü ve cesedimin bulunduğu morgu ölmekte olan zihnimin bu şekilde düşlediği sanrısına kapıldım. Ardından panikle vücudumu inceledim, ellerimle kendimi yokladım. Vücudum buz gibiydi, bayağı üşümüştüm; çok susamıştım ve aynı zamanda da çok fena çişim gelmişti. Fiziksel olarak bir zarar görmemiş gibiydim, odada üzerime örter gibi yapabileceğim ince bir battaniye buldum, onu omzuma atıp odayı incelemeye koyuldum. Tuvalet olarak kullanılabilecek bölümü ve hemen yanındaki basit bir banyoyu keşfettim. Odanın köşesinde hem çıkıntı yapmış hem de duvara gömülü gibilerdi. Battaniyeyi bir kenara bırakıp hemen çişimi yaptım. Ardından banyoya geçip musluktan su akıp akmadığını kontrol ettim. Su ılıktı, ellerimi yıkayıp, ıslak ellerimle yüzümü sildim. İstemsizce titriyordum, su belki de üşüdüğüm için ılık gelmişti, emin değildim.

Odada dar, sade, gösterişsiz, soğuk bir yatak vardı. Yatağın çapraz karşısında duvarlarla aynı sert süngerimsi beyaz malzemeyle kaplanmış bir kapı vardı. Kapının hemen önünde, muhtemelen kapının altından içeriye itilmiş soğuk ve ruhsuz plastik bir kahvaltı tabağı vardı. Kahvaltıda bir zamanlar sıcak olan bir süt -üzeri kaymak tutmuştu-, sekiz-on kadar siyah zeytin, beyaz peynir, buz gibi soğuk bir omlet, tereyağı ve gül reçeli olduğunu düşündüğüm tatlı türünden bir şey vardı. Tabağı alıp yatağa getirdim, battaniyeye iyice sarmalanıp sert plastik çatalla plastik tabaklardan soğuk kahvaltıyı didikledim biraz.

Kapının hemen sağ yanında odadaki tüm beyazlığın ortasında simsiyah bir göz gibi, hemen dikkat çeken bir cam/ayna vardı. Yaklaşık büyük bir defter sayfası kadardı. Sonradan bunun Deney’de çalışanlarla iletişim kurabileceğim bir ekran olduğunu öğrendim. Kahvaltımı iyi kötü yaptıktan sonra bir şeyler olur diye boşuna bekledim durdum, hiçbir şey olmadı. Tavandaki ışıklar yine o korkunç parlaklıklarıyla ışımaya devam ettiler. Ne öğlen yemeği ne de akşam yemeği gelmedi. Beklenmedik başka hiçbir hareket de olmadı. Sonsuz, korkunç bir hiçliğin ortasında; düşünmekten, ağlamaktan, uyumaya çalışmaktan, aşırı umutsuzluktan ve belirsizlikten kafayı yiyordum. Odada zamanı gösteren hiçbir şey yoktu, zamanın geçip geçmediğini hissedemiyordum, artık zaman yoktu. Zamandan sıyrılmış olmak beni delirtiyordu.

İlk iletişim kurulduğunda ne kadar zamandır öylece hareketsiz yattığım hakkında bir fikrim yoktu. Mekanik bir kadın sesi odayı doldurdu ve; “Günaydın Denek 2983345” dedi. Bana verilen ismi/numarayı öğrenmem bu şekilde oldu. Artık Denek 2983345’tim. Tabi aynı zamanda bir deneyin içerisinde olduğumu da öğrenmiş oldum. Daha sonra kahvaltım mekanik bir el tarafından kapının altından itilerek bırakıldı. Uzun süren hareketsizlikten sonra bir şeyler olması içimdeki huzursuzluğu biraz azalttı. Kahvaltı bu defa sıcaktı, açlığımın etkisiyle hızla silip süpürdüm ne var ne yoksa. Sonra yine o çıldırtıcı hareketsizlik, hiçlik durumuna geri döndük. Uzun bir zaman sonra kapı açıldı. Kapının dışı da içerisi gibi bembeyaz ve aşırı aydınlıktı. İçeriye başında bonesi, gözlerinde koyu renk gözlüğü, ağzının üzerinde maskesi, üzerinde bembeyaz önlüğü, ayağında terlikleri, boynunda stetoskop ve elinde beyaz bir çantayla doktor olduğunu zorlanmadan tahmin ettiğim bir adam girdi. Maskenin ardından sıcak bir “Merhaba” geldi. Karşısında battaniyeye sarılmış, ne yapacağımı bilemeden, yatakta bağdaş kurmuş otururken kalakalmıştım. Kendimi nasıl hissettiğimi sordu, minik bir feneri gözlerimin içine tutarak bir şeyler yaptı. Oda o kadar parlak aydınlatılmıştı ki fenerin ışığı solgun kaldı, gözlerimi hiç rahatsız etmedi. Çantasından çıkardığı bir kâğıda notlar aldı. Tansiyonumu ölçtü, sağ el işaret parmağımdan kan aldı, bir mezurayla terzi gibi vücudumun ölçülerini aldı ve kâğıda not etti. Stetoskop ile göğsümü ve sırtımı dinledi, bu sırada aldığı notlara göz atma fırsatı buldum, okuyabildiklerimden sadece “Denek 2983345” anlamlı geldi. Bunların ardından odaya ilk girdiğinde sorduğu soruyu tekrarladı, “Kendini nasıl hissediyorsun?” kendimi nasıl hissediyordum, ben de kendime aynı soruyu sordum ve cevap olarak ağlamaya başladım, konuşamıyordum, hıçkıra hıçkıra ağlamaya dönüştü ağlayışım, kendimi çok güçsüz ve çaresiz hissediyordum. Doktor ellerimi tuttu, eldivenlerinin altından  ellerinin sıcağını içimde hissettim. Bana güven verdi. Sakinleşmemi bekledi, sorusunu üçüncü defa yineledi, sesi nedense bu kez daha içten gelmişti. Kendimi sakinleşmeye zorladım, gözyaşlarıma engel olamıyordum hala, “Korkuyorum, üşüyorum, çok çaresiz ve umutsuz hissediyorum, buradan çıkmak istiyorum.” Diyebildim hıçkırıkların arasından veya demeye çalıştım diyelim. Anlaşılır bir şeyler söyleyebilmiş olmayı umuyordum. “Ağlama! Tüm bunlar bir gün senin için bir hatıra olacak.” Dedi. “Daha fazla üşümemen için pamuklu pijamalar, temiz iç çamaşırları getireceğim. Sanırım bu şiddetli ışıkta pek uyuyamamışsındır, kapının hemen yanındaki kontrol ve iletişim panelini senin için aktif hale getireceğim. İstediğin zaman bizimle kısıtlı bir iletişim kurabilecek, odanın sıcaklığını ayarlayabilecek ışığın şiddetini azaltabilecek, banyodaki suyun sıcaklığını ayarlayabileceksin. Ayrıca odana gönderilecek yemekleri de önceden seçebileceksin. Deney süresince, deney ile uyumlu olduğun, zorluk çıkarmadığın sürece burada daha rahat ettiğini göreceksin. Oda içerisinde ve dışarısında özgürlüklerin artacak, bir gün dışarıdaki hayata bile yeniden dahil olabileceksin. Fakat deney süresince zorluk çıkarırsan başarısız bir denek olarak burada belirsiz bir süre kalıp öleceksin.” Diye uzun ve açıklayıcı bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı yapan doktordan beklemeyeceğim şekilde parmaklarıyla gözyaşlarımı sildi, alnıma maskesinin ardından bir öpücük kondurdu, dışarı çıktı. Doktor çıktıktan bir süre sonra kapının yanındaki ekran renklendi. Ağlamaktan kızarmış ve şişmiş gözlerimi ellerimin tersiyle silip sarınmış olduğum battaniyeyi ardımdan sürükleyerek kapının yanındaki ekranın başına geçtim. Kontrolleri keşfe çıktım, gayet basit bir kullanımı vardı, kısa sürede alıştım. Kolayca odadaki ışığın parlaklığını azalttım, loş ışıkta gözlerimin ağrıdığını hissettim. Sonra öğle yemeğimi seçtim bana sunulan yemekler arasından. O sırada kapının altından bir paket yollandı içeriye. Paketi açtım; üzerinde minik, siyah beyaz benekli, pembe memeli inek figürleri olan açık somon rengi bir pijama takımı, pamuklu bir külot, kalın çoraplar ve karikatürize edilmiş inek kafası şeklinde yumuşak patik-ayakkabılar vardı. Paketten çıkanları üzerime geçirdim, panelin başına geri dönüp keşfe devam ettim. Tarih ya da saat bilgisi yoktu fakat “Deney Günü: 2” yazıyordu sağ alt köşede. Oda sıcaklığı 20°C dereceydi, biraz artırdım. Kontrol ve iletişim panelinde (Kısaca KİP) keşfedecek bir şey kalmayınca gidip yattım, loş ışığın da yardımıyla kolayca uykuya daldım.


Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum, uyandığımda oda hala loştu. Tuvalete gidip ilk defa kakamı yaptım, tuvalet kâğıdı oracıktaydı. Daha önce gayet dikkatli incelememe rağmen o kâğıdın orada olup olmadığını anımsayamadım. Ben uyurken odaya sessizce birinin girip girmediğini merak ederek yatağa geri döndüm. Kapının önünde alttan gönderilmiş öğle yemeği vardı. Uyandığımda orada mıydı yoksa yeni mi gelmişti bilemiyorum. Seçtiğim öğle yemeği gelmişti, iştahla yedim, umduğ daha lezzetliydi. Diğer iki kahvaltının artıklarıyla birlikte öğle yemeğinden artanları da odanın bir köşesine bıraktım, KİP’e gittim, yeniden kurcalarken yeni seçeneklerin, özelliklerin eklendiğini keşfettim. Talep bölümü, kullanılabilir eşyalar, oda tanıtım ve yardım, müzik çalar gibi bölümler eklenmişti. Müzik çaların içinde dinlenebilecek herhangi bir parça yoktu, talep bölümüne girip birkaç albüm isteğinde bulundum. Ardından oda tanıtım ve yardım bölümünden kaldığım odanın tanıtım videosunu izledim. Aynı zamanda kurallar da bu bölümde yazıyordu. Örneğin talep bölümünden her bir deney günü sadece bir talep yapabilecektim. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerimi seçebiliyordum ama hiçbir seçim yapmazsam sadece standart kahvaltı geliyor, öğle ve akşam yemeği gönderilmiyordu. Deney başarıyla ilerledikçe daha fazla talepte bulunabiliyor, hatta farklı özelliklerdeki odalara taşınabiliyor, kendi yemeğimi yapabiliyor, elbise seçebiliyor, odadaki eşya sayısını artırabiliyordum. Bu deneyin hızla sona ermesi tamamen benim ellerimdeydi. Söylenenler, yani yazılanlar bu şekildeydi. KİP’le biraz daha haşır neşir olduktan sonra yeniden uyku bastırdı, yatağıma dönüp uykuya daldım. O gün akşam yemeği seçmediğim için akşam yemeği gelmedi.

II.
KİP’ten seçtiğim kahvaltı; iki dilim kızarmış ekmek, tereyağı, sıcak çay aynı pakette kapının önünde duruyordu. Kahvaltımı yaptıktan sonra odanın yine aynı köşesine çöpümü bıraktım. Bir süre sonra yine mekanik kadın sesi doldurdu odayı; bir yazı masası, kalem ve kağıt bırakılacaktı, deney için bu kağıtlara yazmam, çizmem falan gerekiyordu, onaylıyor muydum? Onayladım. Biraz sonra kapı açıldı, maviler giyinmiş, şeffaf bir maske takmış, sert bakışlı bir adam içeri girdi; önce bir masa, ardından rahatmış gibi görünen bir sandalye, ardından boş kağıtlar ve içinde rengarenk tükenmez kalemler olan bir kutu getirdi, getirdiklerini odaya yerleştirdi. Tüm bunları yaptığı süre boyunca kapı ardına dek açıktı. Zihnimden kaçmayı geçiriyordum fakat diğer bir taraftan da deney başarılı olduğunda buradan çıkacağım diyordum kendi kendime. Aklımda kendimle mücadele ederken mavi giysili adamın çalışmasını izliyordum. Mavili adam odadan çıktıktan sonra KİP’ten öğle ve akşam yemeklerimi seçtim, önceki gün talep bölümüne yazdığım şekilde müzik çalara parçalar yüklenmişti, müziği başlattım, ses seviyesini ayarladım, odanın parlaklığını biraz daha artırdım, bugün ne talep etsem diye düşündüm biraz. Bu sırada masanın başına geçip rengarenk kalemleri kullanarak resimler yaptım, birkaç çocukluk anımı yazdım, gördüğüm rüyalardan bahsettim. Tüm bunlar aklıma geldikçe ağladım, kağıtları gözyaşlarım ıslattı. Umutsuzluğum yeniden arttı, buradan çıkabileceğimi hayal edemiyordum. Deney süresince başıma daha nelerin geleceği belirsizdi, bu belirsizlik beni ürkütüyordu. Aniden bağırmaya başladım, sesimin çıktığınca çığlıklar atıyordum. Kalkıp müziğin sesini en yüksek seviyeye kadar çıkardım; bağırmaya, ağlamaya, çılgınca dans etmeye başladım. Bu ne kadar sürdü bilmiyorum, bir süre sonra bitkin yere yığıldım, orada uyuyakaldım.

Uyandığımda odanın ortasındaydım, sert zeminde yatmaktan her tarafım tutulmuştu. Kapının altından öğle yemeğim gönderilmişti, müzik son ses çalmaya devam ediyordu. Bu yüksek ses beynimde dolaşıyor, kafatasıma çarpıp yankı yapıyor, beynimi zonklatıyordu, KİP’ten müziği kapattım. Banyoya gidip yüzüme su çarptım, çişim gelmişti, yaptım. Öğle yemeğimi yazı yazmam için getirdikleri masada yedim. Nasıl göründüğümü merak etmeye başladım, KİP’ten talep bölümüne girdim ve makyaj malzemeleri ile makyaj aynası istedim. Akşama kadar yazıp çizmeye devam ettim. Akşam yemeğim geldiğinde acıkmış olduğumu fark ettim, yine masada yedim. Öğle yemeğinin artıkları hala masada duruyordu, onlarla birlikte akşam yemeğinden kalanları da masada bıraktım. Duş almak için banyoya yollandım, sadece sabun vardı yıkanmak için, talep edilecekler arasına yazdım kafama duş jeli, şampuan ve diğer ıvır zıvırı. Küçük bir havluyla kurulanıp yeniden pijamalarımı giydim. Havluyu saçlarıma sarıp KİP’ten ışığın parlaklığını azalttım, oda yeniden loştu. Yatağıma yattım, uzun bir süre uyuyamadım, dönüp durdum. Bir ara kalkıp KİP’ten ertesi günün yemek seçimlerini yaptım. Düşünceler, hayaller, korkular arasında ne zaman uyuya kaldım bilemiyorum.

III.
Uyandığımda kapı açık, mavi elbiseli bir adam beyaz çerçeveli bir aynayı duvara monte ediyordu. Aynanın altında dar bir makyaj masası vardı, -ki bunu talep etmemiştim, yine de bazı şeyleri benden daha çok düşünmüşlerdi- Aynanın takıldığı duvarın birkaç adım ilerisinde kartondan küp şeklinde bir kutu vardı. Adam işini bitirince büyükçe bir poşete odadaki yemek artıklarını, buruşturulup atılmış kağıtları doldurdu; bir çantaya ise masanın üzerinde duran yazıp çizerek doldurduğum kağıtları koydu. Aynı çantadan boş kağıtlar çıkardı ve masaya koydu. Aynı kalemler hala masanın üstündeydi. Adama seslendim, “Onları neden alıyorsun, o kağıtlara kim bakacak, kim okuyacak onları?” Adamdan ses çıkmadı, kayıtsızlıkla dışarı çıktı. Kahvaltı masanın üstündeydi ama kahvaltı yapasım yoktu. Adamın aynanın yanına bıraktığı karton kutuyu açtım, kutuda istediğimden çok daha fazla ve çeşitlilikte makyaj malzemesi vardı. Pudralar, allıklar, rimeller, ojeler, fondötenler, göz ve dudak kalemleri, rujlar, kremler, temizleyiciler… Aynanın karşısına geçip kendime baktım, hala kendimdim, tanıdığım ben. Aynada bambaşka birini göreceğimi umuyordum, yıpranmış, çıldırmış gibi görünen, belki de zombi gibi. Sanırım kendimi kendim gibi görmek, aynada kendimi tanıyabilmek beni biraz rahatlattı. Yeni oyuncaklarımı deneyerek ayna karşısında saatler geçirdim, en nihayetinde bunlardan da sıkıldım. Yaptığım tüm makyajı sildim, kalemlerden biriyle saçlarımı tepede topladım. Buz gibi olmuş kahvaltımı biraz tırtıkladım. Kahvaltımdan atıştırırken kağıtlara da çiziktirmeye başladım, sonra aklıma çizgi roman yazmak geldi, çizgi romanla uğraşırken öğle yemeğim geldi, hayli acıkmıştım, kurt gibi vahşice yemeği mideye indirdim.

Yazıp çizmeyle haşır neşir olmaya devam ediyordum ki odadan yine o mekanik kadın sesi yükselmeye başladı, Deney Günü 4’te içeri gönderilecek bir başka denekle cinsel ilişkiye girmem gerektiğini söylüyordu, sonunda da onaylayıp onaylamadığımı sordu. Panik ve dehşetle “Onaylamıyorum!” dedim. Yeniden umutsuzluğa kapıldım, yatağa girip ağlamaya başladım, ağlarken uyuya kalmışım. O akşam yemek yemedim, yatağımda bir uyanık bir uykuda uzun süre yattım. İyice sakinleştiğimde odanın ışığını kısmak için KİP’e gittim.

IV.
Kapının önünde hiç seçmediğim kahvaltım duruyordu. Öğle ve akşam yemeklerimi KİP’ten seçip iletişim bölümüne girdim. Kahvaltımı yaptıktan sonra deneye dün kaldığım yerden devam edeceğimi yazdım. Talep bölümünden duj jeli, şampuan, bornoz gibi şeyler istedim. Canım hiç istemeyerek kahvaltı yaptım. Boş kağıtlara hiç var olmayan hayvan figürleri çiziyor ya da komik olmayan fıkralar yazıyordum.  Uzunca bir süre bu şekilde oyalandım. Derken mekanik kadın sesi odayı yeniden doldurdu, dün ilan ettiği şeyi tekrarlıyordu, tek fark onaylarsam hemen şimdi gönderilecekti diğer denek. Bıkkınlıkla onayladım, olacak olan olacaktı. Kısa bir süre sonra çırılçıplak, elleri kelepçeli, ayakları zincirli, uzun boylu, beyaz tenli, sıska bir adam içeri yollandı. Adamın suratında hiçbir şey ifade etmeyen, plastik kumaş karışımı bir maske vardı. Adamın eline açılmamış bir prezervatif tutturulmuştu. Adamın etrafında dolanıp, adamı inceledim. Beni duyduğu ama göremediği hissine kapıldım. Ellerinden tutup yatağa doğru götürdüm. O büzüşmüş penisini ellerimin arasına alarak şişirdim ve şişmiş penise adamın elinden aldığım prezervatifi geçirdim. Soyunup adamı sırt üstü yatağa ittim ve şişmiş penisin üzerine oturdum. Ne acı, ne zevk; hissiz ve mekanik seks seansı denek adamın boşalması ile son buldu. Tüm bu zorunlu seks sırasında adamdan tek bir inilti bile çıkmadı. Adamın üzerinden kalkıp, ellerinden tuttum ve onu da ayağa kaldırdım. Penisinde içi dolu prezervatif takılı bir halde kapının önüne kadar götürüp onu orda bıraktım. Adama yerinden kıpırdamamasını söyledim ama anlayıp anlamadığı belli eden bir hareket ya da ses alamadım. Bir süre sonra kapı açıldı, adam kapının açılmasıyla sessizce çıktı, gitti; kapı ardından kapandı.
Duşa girdim, ılık suyun altında bağıra çağıra ağladım. Beni başka biriyle cinsel ilişkide bulunmaya zorlamış, tecavüz etmişlerdi. Kendimi toparlayıp duştan çıktığımda içimde kocaman bir öfke vardı. Buradan kurtulmak için bir şeyler yapmam gerekiyordu, bunu tüm varlığımla içimde hissediyordum. Kendimi öldürmek düşüncesi de zihnimde dönüp duruyordu. Aynanın karşısına geçip ellerimle nemli saçlarımı açmaya başladım. Bir taraftan da aklımdan kopuk kopuk düşünceler geçiyordu. Öğle yemeği kapının önündeydi, gidip aldım. Bir köleydim. Bir seks kölesi. Özgür değildim. Ölemiyordum. Kalbimin taşlaştığını hissettim. Bir robottum. Yemeğimi yedim.




Adım Adım Özgürlüğe
Ve günler birbiri ardına böyle geçip gitti. Deneyin amacını bilmeden, hiç gökyüzünü görmeden, esaret altında ama deneye uyum gösterdikçe ayrıcalıklara ve lükslere sahip olarak. Abur cuburlar, güzellik kürleri, kürkler, ipek gecelikleri, iç çamaşırları, içkiler, spor aletleri, ev hayvanları, çiçekler…
Önce odamı zevkime göre döşemeye başladım. KİP’ten ne istesem ertesi gün kapının önünde oluyordu. Hatta rahat seçim yapmam için KİP’e alışveriş katalogları ekleniyordu. Film izliyor, kitap okuyor; ne yazıp çizdiğimi zerre umursamadan kağıtları dolduruyordum. PMS günlerim hariç diğer denekle seks yapmaya devam ediyor, hatta bazen onu göndermiyor ve onunla uyuyordum. İlk tanıştırıldığımız günden sonra sayısız gün ve defa diğer denekle seks yapmamıza rağmen tek kelime konuşmuyorduk. Konuşma ihtiyacı duymuyordum, muhtemelen bizi izliyor ve dinliyorlardı, sessizlik bir nevi isyandı, en azından kendi açımdan. Artık birbirimize alışmıştık ve daha rahat hareket ediyorduk. Vücutlarımız birbirini tanıyordu, seviştikten sonra dinlenip yeniden seviştiğimiz çok oluyordu. Birkaç defa koridorlardan geçip ben de onun odasına gittim. Aynı şekilde gözlerim kapalı, konuşmamı engelleyen bir maskeyle birlikte. Her zamanki denekle seviştiğimi vücudunun tanıdık kokusundan, o narin ama keskin hareketlerinden anlıyordum. İlk seferinde O’nun olduğunu anladığımda hayli rahatlamıştım.

Deneyi yapanlar kaprislerimden asla bıkmıyor, beni bu bembeyaz ve aşırı aydınlık mezarda rahat ettirmeye çalışıyorlardı.
Deney Günü 154 hatırladığım son deney günüydü. O sabah yine getirilen kahvaltıyı yapmış, KİP’e taleplerimi yazmış, odamdaki spor aletleriyle biraz çalışıyordum. Yeterince spor yaptığıma kanaat getirip duşa girdim. Duştan sonra öğle yemeğine kadar kestirmeye karar verdim, zira spor yormuştu, üzerimde de bir ağırlık vardı sanki.

Uyandığımda açık ve yıldızlarla dolu gökyüzünü gördüm. Hava hayli serindi. Önce bunun bir rüya olduğunu düşündüm ama hareket edemiyordum. Paniğe kapıldım, sesim çıkmıyordu, sadece gözlerim dışarda olacak şekilde toprağa gömüldüğümü sandım. Sonra ellerimi kurtarabildim, koza gibi bir şeyin içinde tıkılıp kalmıştım. İçinden tamamen çıkınca bunun bir uyku tulumu olduğunu idrak ettim. Biraz fazla panik olmuştum, sesim çıkmıyordu çünkü aylardır konuşmuyordum. Üzerimde kaçırıldığım gece giydiğim kot pantolon ve sweatshirt vardı. İçinden çıktığım uyku tulumunun hemen yanında çantam vardı, hemen içini açıp karıştırdım. Telefonumu buldum, kontrol ettim, çalışıyordu ve pili doluydu. Rehberden babamı buldum, aradım. Polis ve ambulansla birlikte geldi. Kaçırıldığımdan beri 240 günden fazla geçmişti, koskoca sekiz ay, Ağustos ayındaydık. Beni kaçıranlar, deneyi yapanlar asla bulunamadı. Kaçırıldıktan iki kadar sonra babamı arayıp fidye istemişlerdi. Babam hemen polise gidip bildirmişti, olay kayıp vakasından kaçırılma ve fidye vakasında evirilmişti. Olayla ilgilenen polisler çoğalmış, ilgi artmıştı. Yine de herhangi bir ipucu bile bulamamışlardı. Sonunda babam bir umut istenen fidyeyi, istenen şekliyle fidyecilere ulaştırmış; bana yeniden kavuşmayı çaresizlikle bekliyordu. Babam fidyeyi verdikten dört gün sonra ben aramıştım. Beni kaçıran fidyeci-deneycilerin ne aceleleri ne de paraya tam bir ihtiyaçları vardı. Babama ve polislere yaşadığım tüm her şeyi anlattığımda babamın verdiği fidyenin tüm anlattığım o eşyalara, kıyafetlere vesaire yetmeyeceğini aşağı yukarı kafalarında hesap ettiler. Hastanede yapılan sağlık kontrolümde kanımda beni günlerce uyutacak güçlü kimyasallara rastladılar. Tüm bunları deneyden kurtulduktan sonra, ne düşüneceğimi bilmediğim, uykusuz gecelerimden birinde yazıyorum. Tüm bunlar o doktorun söylediği gibi uzak bir hatıra benim için.
                                               ~SON~

29 Aralık 2017 Cuma

Zaman Sıçrayıcılığı

               
1-      Zaman Sıçrayıcılığı Tarihçesi

Zaman sıçrayıcıları için zaman değişken (değiştirilebilir) bir olgu olduğundan böyle bir tarihçe yazmaya kalkmak saçmalıktır ve yazılmamıştır, bulunmamaktadır.

2-      Zaman Sıçrayışı Nedir, Nasıl Yapılır?

Zaman sıçrayışı, sıçrayışı yapan için bulunduğu zaman ve mekândan, paralel bir diğer evrendeki aynı mekâna, fakat farklı bir zamana yapılan yolculuktur. Bunu zihinsel gelişimi yeterli olan tüm canlılar yapabilir. İnsanlar için öğrenilebilir bir meditasyon türü diyebiliriz zaman sıçrayışı için. Zaman sıçrayışı meditasyonu, meditasyonu yapan zaman sıçrayıcısının tecrübesine, zindeliğine ve diğer çevre şartlarına göre; bulunulan zamanda yaklaşık altı saat ile kırk sekiz saat arasında bir sürede gerçekleşir. Meditasyon sonucu maksimum on güneş yılı ileri veyahut on güneş yılı geriye gidilebilir. Zamanda minimum ileriye gidilebilecek güvenli sıçrayış, bulunulan tarihten bir hafta sonrası olarak belirlenmiştir. Daha yakın bir zamana sıçramak istenip meditasyon süresi de sıçramak istenilen zamanı geçerse ileri yakın zaman paradoksu adı verilen olay gerçekleşir. Kişi zaman sıçrayışı meditasyonunu zamanda ileri sıçramak amacıyla yapmakta fakat sıçramak istediği zaman çoktan geride kalmıştır. Böylece zaman sıçrayışı meditasyonundan asla çıkamaz. Zaman paradoksuna yakalanmıştır. Zamanda geriye doğru sıçrarken de aynı şekilde dikkatli olunmalı, minimum bir haftalık güvenli süreye uyulmalıdır. Örneğin yalnızca dün, iki gün önce gibi değişken tarihlere sıçramaya niyet edilip uzun süren bir meditasyona başlanırsa (meditasyon otuz altı veya kırk sekiz saat gibi bir süre boyunca devam ederse) sıçranılacak zamanda yine meditasyonda olunacağından zaman sıçrayıcısı meditasyondan asla çıkamaz ve geçmiş zaman paradoksu denilen sorun ortaya çıkar.

               Zaman sıçrayışı yapacak kişi, (zaman sıçrayıcısı) tarihi değiştirirken (zamanda sıçrarken) var olan sonsuz sayıdaki paralel evrelerden birine sıçramış olacağı için meditasyona başladığı bedenden de farklı bir bedende bulacaktır kendini. Yani zamanda sıçrayan biri gezegende meditasyona başladığı aynı noktada, paralel bir evrende, farklı bir bedene de sıçramış olur. Bir nevi zihnin yolculuğudur bu. Zaman sıçrayıcısının sıçrayıştan sonra kendini bulduğu beden, zaman sıçrayıcısının hazırlanması için daima uyku halinde, zinde, çok genç (çocuk, bebek) ya da çok yaşlı (bunak vs.) olmayan; cinsiyeti, eğitim durumu, mesleği ve benzeri özellikleri belirsiz, rastgele bir beden olacaktır. Zaman sıçrayıcısı yaşadığı tüm anları hatırlar (anıları yeni beynine yüklenir), bulunduğu yeni mekân, zaman ve beden de; yeni bedeninin, zamanının, mekanının şartları uyku halindeyken eksiksiz ve yanlışsız olarak öğrenilerek tam uyum sağlanmış olur.
              


Zaman sıçrayıcısı da tüm canlılar gibi ölümlüdür. Sıçradığı tüm zamanlarda, bulunduğu tüm mekanlarda ve yaşadığı tüm bedenlerde beden sağlığına (kendine) azami dikkati göstermeli, kendini korumalıdır. Zaman sıçrayıcısı bulunduğu beden ve zamanda ölürse (zihni meditasyon yapamayacak derecede zayıf düşerse, zihnin bulunduğu beden meditasyonu gerçekleştirecek enerjiden yoksun kalırsa vs.) zamanda sıçrayış meditasyonunu gerçekleştiremeyeceğinden zihni söner, bedenle birlikte ölür. Zaman sıçrayıcısı eğer zamanda sıçrama konusunda ustalaşırsa sayısız beden, paralel evren ve zaman değiştirerek neredeyse sonsuza dek (zaman sıçrayıcılığı başladığından beri) var olabilir. Bunu hala sürdürenler olduğu -tam olarak kesin olmamakla birlikte- tahmin edilmektedir. Fakat zaman da uzaydaki -evrendeki- diğer her şey gibi sonludur ve bitecektir. İşte bu sebepten dolayı asla sonsuza dek var olan bir zaman sıçrayıcısı bulunmamaktadır.